Biz bu bedenli yaşama, kendi ruhsal yolumuzu seçmeye gelmedik mi?

Psikolojiye göre insan eyleminin motivasyonu ya acıdan kaçınma ya da hazza ulaşma. Peki neyin bize acı vereceğini veya neyin bize haz vereceğini nereden biliyoruz? Acılarımız ve hazlarımız bize mi ait?

Üniversiteye yeni başladığım yıllarda bir kız arkadaşım erkek arkadaşı tarafından aldatılmıştı ve ilişkisi bitmişti. O acı çekerken çok yakın arkadaşları olan bizler de birlikte acı çekiyorduk. (O zamanlar ne empat olduğumu ne de empatın ne olduğunu biliyordum.) Düşünün sevgilim yok, aşık değilim ve aşk acısı yaşıyorum :) )

Bu ne kadar sürdü bilmiyorum ama bir gün uyandım? Ben neyin acısını yaşıyordum? Peki ilişkisinde zaten mutlu olmayan arkadaşım neyin acısını çekiyordu? Bunu arkadaşlarımla birlikte sorgulamaya başladığımda ortaya şu çıktı “Aldatılmak kötüydü ve acı çekilmesi gerekiyordu.” Ve “Eğer dostsan arkadaşının acısını paylaşmalıydın” :) Bunlar sadece düşünce kalıplarıydı ve bize bir realite oluşturuyordu.

Birden ben acıdan sıkıldım. Bu kadar dostluğun(!) yeterli olduğunu düşünüp acı çekmeyi reddettim. Ve çok ilginç bir şey oldu. Tüm grubun acısı/yası bitti. Sanki illüzyon bozulmuştu ve benim kendi içimde kaldırdığım perde, aynı sanılgıdaki herkesi etkilemişti.

Danışmanlığım sırasında bu olguyu tekrar tekrar gördüm. Çoğumuz “gerçekten hissettiği duyguları” değil “hissetmesi gerektiğine inandığı duyguları” tekrar tekrar yaşıyordu.

O halde yaşadığımız duyguların ne kadarı bize ait? Ne kadarı gerçekten olmak istediğimiz ben’e, yani ruhumuzun yoluna hizmet ediyor? Ne kadarı “bize öğretilen duygular“?

Peki, neden gerçekten ne hissettiğimizi öncelikli algılayamıyoruz? Öyle ya kendi duygularım/hislerim daha güçlü olmalı mantıken :)

Gözlemlerime göre bunun nedeni “kendi duygularımızdan korkmamız”. Toplumun bize yüklediği genel geçer duygular ile yaşamak, çoğu zaman daha güvenli geliyor. Aynı şeye kızmak, aynı şeye üzülmek, aynı şeye sevinmek bizi “sürüye ait” hissettiriyor.

Öyle ya, “ya hissetmeye izin verdiğimde içimden, topluma uygun olmayan bir duygu çıkarsa?”. Ya “iyi, doğru olmak adına” tanımladığım değer ve ahlak tanımlarını ben seçmediysem? Ya kendimden ummadığım bir şehvet, hırs, öfke duyguları önüme dökülürse? Ya istemem gerektiği öğretilen geleceği aslında istemiyorsam?

Çoğu zaman gerçek duygularımızdan korkuyoruz. Bu yüzden de hissetmekten vazgeçiyoruz. Görmezden gelmeyi alışkanlık haline getiriyoruz. Bize ait olmayan duygularla, güvenli bir hayat sürmeyi, kendi hislerimizin doğrultusunda, kendisiyle barışık, özgür bir birey olmaya tercih ediyoruz.

İşte o noktada ruhumuz devreye giriyor. “Bizim yolumuz bu değil” diye çığlık atıyor içimizde… Ve biz “yapmamız gerekeni yaptığımız halde” kendimizi sıkışmış hissediyoruz. Ve yine güvenli olanı yapıyoruz. Suçu dışarıya atıyoruz. Hep “tam mutlu olacağız ama ah bu şartlar/çevre” hissi ile yaşıyoruz.

Oysa biz bu bedenli yaşama, kendi ruhsal yolumuzu seçmeye gelmedik mi? Kendi hislerimizi görmezden gelerek içimizde var olduğuna inandığımız canavar kadar, kötü değiliz hiçbirimiz… Özgürlüğümüzü içimizde ve dışımızda başkalarına vermekteki bu ısrarımız, sadece kendi hislerimizi dinlemekten korkmamızın sonucu olmasın?

Sadece kendi hislerimi ve duygularımı dinleyip, ruhumun bana gösterdiği yolda ilerleseydim, bu yol beni nereye götürürdü?

Aklımda deli sorular…




Yorum Yap